Gençler, gideceğiniz bir yer var mı; yoksa sadece gidiyor musunuz?
Yolda – Jack Kerouac

ARZU, EKSİKLİK VE (GOTİK) EDEBİYAT: OKURUN PSİKANALİZİ

,

Okuma Süresi

11–16 dakika

Caner Kösedağ

Metin bizi asla tatmin etmez – ve bu iyi bir şey – özellikle Gotik Edebiyat

Neden Sürekli Okuruz?

Bazı metinler bizi bir kere okuyup geçmemize izin verir. Bir polisiye roman, bir fantastik macera -bunları bitirdiğimizde gizem çözülür, kapanış gelir ve akabinde rafta yerine geri döner.

Ama bazı metinler böyle değildir. Onlara dönüp dururuz. Yıllar sonra yeniden okuruz. Gecenin bir yarısı aklımıza gelir, sabah kalktığımızda hala orada, zihnimizde, rahatsız edici bir şekilde.

Poe’nun “Kara Kedi”sini düşünün. Ya da Lovecraft’ın kozmik dehşetini veya gotik bir öyküde, yağmurun altında sevdiğini kaybetmiş bir adamın, gecenin karanlığında sanrılara dalarak mezarlıkta kendi kalbini yitirişini anlatan o sahneyi -kendi öyküm Pluvia’dan bahsediyorum. Bu metinler neden bizi bırakmaz?

Yani kastettiğim şu: Poe’nun bir öyküsünü aşırı beğenmişseniz benim gibi, o yazarın başka öykülerine de bakmak istersiniz. Misal olarak, Berenike öyküsünden sonra Poe’nun bütün öykülerini içeren seti aldım ve okumaya başladım. Daha fazlasını istedim Poe’dan. Okuduğum metin değişse bile yazarı sabit kaldı. Bir şey buldum onda. Ve devamı sürekli geldi.

Klasik cevaplar – “iyi yazılmış”, “etkileyici”, “derin” – yeterli değildir. Asıl mesele başka bir yerdedir: Okuma edimi bir arzu edimidir. Ve Lacancı psikanalizin bize öğrettiği, arzu her zaman bir eksiklikten doğar.

Özne, Eksiklik ve Arzunun Yapısı

Lacan’ın psikanalitik kuramında insan öznesi “bölünmüş özne” olarak tanımlanır. Bu bölünmüşlük ontolojiktir: varlığımızın ta kendisine aittir. Kendimizi hiçbir zaman tam olarak bilemeyiz çünkü bilinçdışımız bize kapalıdır. Konuştuğumuzda söylemek istediğimizden fazlasını söyleriz (yahut asıl söylemek istediğimizden azını) -Freudyen sürçmeler bunun delilidir. “Ben kimim?” diye sorduğumuzda vereceğimiz yanıt asla gerçekten tam bir cevap değildir. Daima asıl benliğe, hislerinize, “Ben kimim?” sorusunun bedensel deneyimi arasında mesafe olacaktır.

Bu eksiklik yapısaldır -ontolojik bir durumdur, kapatılabilecek geçici bir boşluk değildir!

“Arzu, Öteki’nin arzusudur.”. Yani biz, Öteki’nin (toplum, kültür, ebeveyn figürü, sembolik düzen) neyi arzuladığını arzularız. Dostoyevski’yi “herkes okuyor” diye okuruz. Kafka’yı “entelektüel olmak için” okuruz. Ama bu arzunun ardında yatan şey nedir? Eksikliğimizi kapatma çabası. Biz, Öteki’nin sahip olduğunu düşündüğümüz bir şeye (bilgi, kültürel sermaye, estetik deneyim) sahip değiliz —ve işte bu eksiklik bizi harekete geçirir.

Lacan buna objet petit a der: Arzunun neden nesnesi. Ona sahip olamayız ama onun etrafında döneriz. Onu elde etseydik, arzu sönerdi. Arzuyu ayakta tutan, onun erişilmezliğidir.

Peki bu okuma edimini nasıl açıklıyor?

Metin-Okur-Yazar Üçgeninde Arzu Dinamiği

Yazar: Fantazmatik Öteki ve İlksel Neden

Edgar Allan Poe dendiğinde ne görürüz? Melankolik bir deha, alkol bağımlısı, erken ölen, acı çeken trajik bir yaşama sahip olmuş bir yazar. Peki bu yazarlar hakkında gerçekten ne biliyoruz? Biyografilerini okursak onların gerçek benliklerine erişim sağlayabilir miyiz? Hayır!

Eğer Edgar Allan Poe sizin için bir gotik öykü yazarı ise sizin onla ilişkiniz pek ciddi değildir. Ama benim gibiyseniz, yani yukarıda saydığım imaja sahip bir yazar görüyorsanız…

İşte bu fantazmatik bir öteki demek oluyor.

Yazar, okur için bir fantazmdır -bir projeksiyon yüzeyidir. “Acı çeken dahi”, “isyankâr sanatçı” gibi imajlar, aslında okurun kendi fantazmatik yapısının ürünleridir. Aslında öyleler mi yoksa biz kendi görmek istediğimizi mi onlara atfediyoruz, buna bi’ bakmak gerekiyor. “Edgar Allan Poe trajik bir yaşam yaşamış melankolik bir dahi.” söylemini sembolik düzlemde düşünürken yani bu cümleyi maddi aleme taşırken içinizde bir enerji patlaması hissediyorsanız, bir heyecan, taşkınlık hissediyorsanız Poe sizin için, ve kesinlikle benim için, fantazmatik bir diğer kişidir.

Yazar metni üreten figürdür, evet –ilksel nedendir, metni var eden ontolojik kaynaktır. Ama metin bir kere yazıldıktan sonra, yazar silinir.

Sonrasında metin-okur arasına kimse giremez. Okur yalnızca metinle karşı karşıyadır. Kağıt üzerinde yazılan maddi ibareler -harfler, kelimeler, noktalama işaretleri vs- asıl etkileyicidir okur üzerinde -yazar değildir. Artık metin bağımsızlaşmıştır.

Eğer biz bir metne yazarından dolayı değer veriyorsak yazarın fantazmatik bir öteki olabileceği fikrine bir bakalım derim. Yazar ile tek ilişki şudur: metni yazmış kişidir. Yani metin ile yazarı özdeşleştirmişizdir. Ama bu özdeşim, yazarın okura etki ettiği anlamına gelmez.

Metin: Arzuyu Organize Eden Yüzey

Metin, okurun kendi eksikliğini yansıttığı bir projeksiyon yüzeyidir. “Pluvia” öyküsünü okuyan biri kayıp, ölüm, melankoli temalı kendi deneyimlerini oraya yansıtır. Poe’nun “Ligeia”sını okuyan biri ölümsüzlük arzusunu, “Usher Evi’nin Çöküşü”nü okuyan biri çöküş ve yıkım korkusunu orada bulur.

Ama metin objet petit a gibi işler: Bir şey vaat eder – anlam, bilgi, estetik haz – ama asla tam olarak vermez. Gotik edebiyat bu konuda özellikle üretkendir: Her zaman bir şey gizli kalır, bir şey açıklanmaz, bir şey belirsizliğin içinde kaybolur.

Okur: Eksikliğini Kapatmaya Çalışan Özne

Bir metni okumak o metni arzulamak demektir. Eğer bir öykü sizi okumaya itiyor, hatta zorluyorsa, bu şu anlama gelir: O metnin sunduğu şeye sahip değilsiniz.

Üç boyutta düşünebiliriz:

  1. Entelektüel doyum: “Bu metni anlarsam bir şeyler öğreneceğim, bilgim artacak, eksikliğim kapanacak.”
  2. Estetik haz: “Bu deneyimi yaşarsam, bu korku/dehşet/melankoli duygusunu tadarsam, bu müthiş bir deneyim olacak.”
  3. Öteki’nin arzusu: “Herkes Poe okuyor, ben de okumalıyım -böylece Öteki’nin sahip olduğu kültürel sermayeye ben de sahip olacağım.”

Ama sonuç her zaman aynıdır: Tam bir tatmin asla ama asla gelmez. Kaypak olan küçük nesne daima başka bir şeye kayar ve arzunuz oraya yönelir.

Metnin Eksikliği: Neden Edebi Metinler Bizi Asla Tam Olarak Tatmin Etmez?

Şimdi kritik soruya geliyoruz: Eğer metin bize bir şey vaat ediyorsa -entelektüel bilgi, anlam, estetik haz vb, neden bizi asla tam olarak tatmin etmez?

Çünkü metin de eksiktir.

Dilin Yapısal Eksikliği: Gerçek Asla Tam Yazılamaz

Lacan’da Gerçek (le réel) sembolik düzenin dışında kalandır -dil tarafından kavranamayan, yazılamayan. “Pluvia” öyküsündeki anlatıcı, sevdiğini kaybetmenin acısını anlatmaya çalışır: “Hastalıklı kalbim ile tezat oluşturacak şekilde… kaybımı düşünüyordum.” Ama o deneyimi hiçbir kelime tam olarak aktaramaz.

Poe da “Annabel Lee”de kayıp sevgiliyi anlatmaya çalışır ama kelimelerin ötesinde bir şey vardır -bir boşluk, bir sessizlik, bir yazılamazlık. Lovecraft’ın kozmik dehşeti zaten tanımlanamaz olandır: “İnsan zihninin kavrayamayacağı şeyler…” Ne kadar anlatırsa anlatsın, o dehşetin özü dilde tutulamaz.

Her metin bu yapısal eksiklikle doğar: Dil semboliktir, deneyim Gerçek’tir, ve aralarında daima kapatılamaz bir mesafe vardır.

Gösterenin Fazlalığı: Metin Kendini Bilmez

İkinci eksiklik: Gösterenler (maddi formda olan ibareler: harfler, kelimeler, ses vs.) her zaman söylenmek istenenden fazlasını söyler.

“Pluvia” öyküsünde toprak motifi nedir? Ölüm mü? Doğum mu? Dönüşüm mü? Yağmur ve toprak ilişkisi neyi simgeler -kayıp mı, yeniden doğuş mu, melankoli mi? Öyküde Pluvia’nın adı “yağmur” anlamına gelir -bu ne demek? Canlılık mı, ölüm mü, her ikisi mi?

Yazar bilinçli olarak bunları “çok anlamlı” yapmış olabilir ya da olmayabilir ama sonuç aynıdır: Metin çok anlamlı hale gelmiştir, tek bir yoruma indirgenemez. Bu çok anlamlılık, metnin kendini tam söyleyememesi, metnin eksikliğidir.

“Dil anlamı sonsuza öteler.”

Yazarın Bilinçdışı Sızar: Metin Yazardan Özerkleşir

Üçüncü eksiklik: Yazar ne yazdığını tam olarak bilmez çünkü bilinçdışı oradadır.

Gotik öykü yazarken, yazar bilinçli olarak gotik gösterenler üretmeye çalışır ama bilinçdışı başka şeyler de yazar: Kendi kayıpları, kendi travmaları, kendi çözülmemiş çatışmaları. “Pluvia”nın yazarı olarak ben öyküyü diğer tüm öykülerimde olduğu gibi bilinçdışı akışla yazdım. Normalde bilinçli olarak plan dahilinde yazsak bile bilinçdışı oraya fazlalık katar anlamsal olarak. Ama ben bilinçdışı akışla yazmışım hepsini. Ne kadar anlam çıkar Allah bilir! Ben belli bir imgeler zinciri yazmışımdır ama metin daha fazlasını söyler: Deliliğin eşiği, benlik kaybı, toprakla birleşme fantezisi… Bunlar bilinçli bir tasarımın ürünü değildir. Hele yazar benim gibi kendi bilinçdışı akışıyla yazmışsa…

Metin yazarın elinden çıktığı anda özerkleşir. Artık yazarın niyetinden bağımsız bir yaşama sahiptir.

Poe’nun “Kara Kedi”sinde kedi nedir? Suçluluk mu? Bilinçdışının dönüşü mü? Kader mi? Poe bir şey söylemiştir ama gösteren zinciri kontrolden çıkmıştır – okurlar yüz yıldır farklı şeyler okumaktadır. Kuzgun belirsizlik mi, bilgelik mi, ölüm mü, yalnızlık mı? Bu zincir daha gider de gider…

İki Eksiklik Birbirini Nasıl Besler?

Şimdi en kritik noktaya geliyoruz: okurun eksikliği + metnin eksikliği = sonsuz arzu döngüsü.

“Pluvia”: Ölüm-Yeniden Doğuş Arketipinin Patolojik Boyutu

“Pluvia” öyküsünde anlatıcı sevdiğini kaybetmiştir. Gecenin karanlığında yürüyüşe çıkar, sanrılar görür, sonunda mezarlıkta Pluvia ile karşılaşır ve kendi kalbi ayrılıp Pluvia’ya gider -akabinde bedeni toprağa karışır.

Okurun eksikliği: Belki okur da bir kayıp yaşamıştır. Belki melankoli, yalnızlık, yas tutan biridir. Belki “ölüm karşısında, kayıp karşısında benlik ne olur?” sorusunu düşünmektedir.

Metnin eksikliği: Öykü anlatır ama açıklamaz. Pluvia gerçekten geri mi döndü? Bu bir sanrı mı? Anlatıcı delirdi mi? Toprakla birleşme metafizik bir birleşme mi yoksa sadece ölüm mü? Metin söylemiyor. Tamamen okura bırakılmış bir boşluk söz konusu.

Karşılıklı beslenme:

  • Okur metinde kendi kaybını, kendi melankolisini görür.
  • Ama metin ona net bir “anlam, zemin” vermez. Sadece imgeler, duygular, belirsiz semboller sunar.
  • Okur tekrar tekrar okur zaman içinde.
  • Ama her okumada farklı bir şey görür: ilk okumada yas, ikinci okumada delilik, üçüncü okumada Eros ve Thanatos’un birleşmesi…
  • Metnin eksikliği zengindir, bu yüzden sonsuz yoruma açıktır.

Poe’nun “Ligeia”: Ölümsüzlük Arzusu ve Belirsizliğin Dehşeti

Poe’nun “Ligeia”sında anlatıcı, ölmüş karısı Ligeia’yı unutamaz. İkinci karısı Rowena hastalanır ve ölür -ama bir gece, Rowena’nın cesedi canlanır ve Ligeia olarak geri döner.

Okurun eksikliği: Sevgi, aşk ölümden güçlü mü? sorusunu soruyordur. Belki okurun kaybı vardır. Ölüme giden yolda sevgiliye varılır mı? sorusu içte bir yerde aktif olabilir.

Metnin eksikliği: Poe söylemez. Bu gerçek bir dönüş mü yoksa anlatıcının bir sanırısı mı, belirsizdir. Ligeia metafizik bir güce mi sahip yoksa bu anlatıcının fantazması mı? Belirsizlik öykünün özüdür.

Karşılıklı beslenme:

  • Okur tatmin olmaz, çünkü cevap tam gelmez.
  • Yeniden okur, eleştiri okur (psikanalitik, felsefi yorumlar…).
  • Ama hiçbiri metni “kapatmaz” çünkü metnin özünde bir belirsizlik, bir söylenemezlik vardır.
  • Okur bu eksikliği taşımaya devam eder, belki başka Poe metinlerine geçer -ama arzu hiç sönmez.

Okur tatmin olmaz, metin onu bırakmaz. Yüzyıllar sonra hala yorumlar üretilir çünkü metin eksiktir ve bu eksiklik onu canlı tutar.

Neden Bazı Metinleri Bir Kere Okuyup Bırakırız?

Buraya kadar okuyan biri şöyle diyebilir: “Ama ben bazı metinleri bir kere okudum ve bir daha dönmedim. Hatta bazı ‘klasik’ metinleri sıkıcı buldum!”

Çünkü her metin aynı şekilde eksik değildir ve her okur her metnin eksikliğiyle aynı şekilde ilişki kurmaz, aynı şekilde rezonansa girmez.

Az Eksik Metinler

Standart bir korku öyküsü okudunuz: Bir hayalet var, kahraman araştırıyor, gizem çözülüyor, ruh huzura kavuşuyor, son. Her şey açık, hiçbir belirsizlik yok.

Bu tür metinler fazla nettir, fazla tamamlanmıştır. Sizi rahatlatırlar, o anki küçük bir arzuyu karşılarlar (eğlenmek, vakit geçirmek) ama sizi dönüştürmezler, düşünmeye zorlamazlar.

Eksiklikleri minimumdur, bu yüzden bir daha dönülmez.

Eksiklik Uyuşmazlığı

Lovecraft’ın “Dağların Deliliği”ni birisi “şaheser” der, yıllarca okur. Siz okursunuz: “Çok yavaş, anlaşılmıyor, sıkıldım.” Ben dedim en azından.

Neden?

Çünkü o metnin eksikliği sizin eksikliğinizle rezonansa girmedi. O metnin belirsizlik türü (kozmik dehşet, dil oyunları, mitolojik katmanlar) sizin arzunuzu tetiklemiyor. Sizin eksikliğiniz başka türden bir metin arıyor -belki daha psikolojik, belki daha duygusal. Her okurun eksikliği farklıdır, bu yüzden aynı metin herkesi aynı şekilde etkilemez.

Geçici Arzular

Bazen belirli bir ruh haliyle bir metin okuruz. Yalnızken melankolik gotik bir öykü, kayıp yaşadığımızda bir yas hikayesi… O an bizi tatmin eder ama o arzu geçicidir. Altı ay sonra o acı geçmiş, o eksiklik kapanmış ya da başka bir forma bürünmüştür. Artık o metne ihtiyaç yoktur. Arzu kaydı çünkü eksiklik değişti. Artık başka bir objet petit a ararız.

Büyük (Gotik) Edebiyat Nedir?

Peki hangi metinler “klasik” olur? Yüzyıllarca okunmaya devam eder?

Eksikliği zengin, çok katmanlı, sonsuz yoruma açık metinler.

Poe’nun öyküleri 150 yıldır okunur çünkü belirsizlikleri tükenmez: Psikanalitik okumalar, sembolik okumalar, felsefi okumalar… Hepsi bir şeyler bulur ama hiçbiri metni “kapatamaz.”

Lovecraft’ın kozmik dehşeti yüzlerce yoruma ilham verir çünkü kendini tam söylemez.

Kendi öykümü de örneklere katmaya devam etmek isterim. Benim öyküm büyük edebiyat değil elbet. Sadece koymak istedim. Fantazm…

“Pluvia” gibi bir öykü, okuru düşünmeye davet eder çünkü bir sürü boşluk bırakır: Pluvia gerçekten geri döndü mü? Bu yas mı, delilik mi, metafizik bir birleşme mi?

Okur bu boşlukları kendi eksikliğiyle doldurur. Kendi eksikliğini bu boşluklara projekte eder. Ama eksiklik eksiklikle dolmaz. Ve bundan dolayı hep bir “tam olan anlam” isimli nesneye mesafeli kalırız. Bu da büyük edebiyatı doğurur.

Bir Engel Olarak Metin

Objet petit a asla elde edilemez bir arzu neden-nesnesidir. Yani elde etmek isteriz, elde ettiğimizde kayar, bu da sürekli bir arzu döngüsü demektir.

Objet petit a, engele tabidir. Yani erişilemezlik onu ayakta tutar. Erişilebilir olsaydı arzu sönerdi. Arzu sönseydi, hayatta biterdi.

Arzuyu noktalayan tek şey ölümdür.

Bu erişilemezlik niteliğini temsil eden şeyler sürekli değişebilir. Objet petit a kaypak olduğu gibi engeli de kaypaktır.

Metnin Maddiliği: Gösterenler, Yapı, Tür

Bir metni okuduğunuzda onu başka bir şekilde göremezsiniz. Elbette farklı anlamlar, bağlamlar çıkar. Ama maddilik size bir yerde, bazı noktalarda direnç gösterecektir.

“Pluvia” öykümde şöyle bir pasaj var: “Doğrudan ona, Pluvia’nın eline gitti. Pluvia elindeki kalp parçasını kendi göğsüne koydu, içine çekti ve bütünleşti.”

Siz bunu “Pluvia kalp parçasını geri verdi.” şeklinde okuyamazsınız. Harfler, mürekkep size direnç gösterecektir. Buradaki direnç persistant bir direnç.

Benzer şekilde, bir gotik öyküyü komedi gibi okuyamazsınız. Bir şiiri roman gibi okuyamazsınız. Metnin yapısı, ritimleri, türü sizin okuma deneyiminizi kanallar, yönlendirir, sınırlar. İşte tam da bu direnç arzuyu besler. Ben gotik öykü seviyorum dedirten şey tam da bu dirençtir.

Kolay Metinler Tatmin Etmez

Çok kolay bir metin düşünün. Her şey açık, hiçbir direnç yok, istediğiniz gibi okuyabiliyorsunuz. Böyle bir metin sizi tatmin etmez çünkü fazla erişilebilirdir, fazla hazırdır. Arzu için bir boşluk, bir engel, bir olmayan lazımdır.

Karşıt örnek: Poe’nun “Usher Evi’nin Çöküşü”nü düşünün. Öykü size bir şeyler anlatır ama hep bir şeyler gizler. Madeline gerçekten ölü müydü? Roderick’in hastalığı neydi? Evin çöküşü gerçek miydi yoksa metaforik mi? Metin size direnç gösterir, anlamı erteler, sizi oyalar.

Ve işte bu yüzden o metne dönüp dönüp okursunuz. Yahut metnin özdeşim kurulduğu Poe’ya dönersiniz.

Lacancı Formül: Objet Petit A ve Metnin Direnci

Objet petit a:

  • Ona sahip olamazsınız ama onun etrafında dönersiniz.
  • Onu elde etseniz kaybolur çünkü arzuyu ayakta tutan onun erişilmezliğidir.

Metin de budur: size bir şey vaat eder (anlam, haz, hakikat) ama asla tam vermez. Verseydi zaten onu arzulamazdınız.

Arzu, arzunun arzusudur.

Metnin direnci -belirsizliği, çok anlamlılığı, sizden bir şeyler gizlemesi- aslında sizin ona olan bağınızın kaynağıdır. Okuduktan sonra yeni sorular sorarsınız. O soruların cevaplarını bulduktan sonra yeni sorular… Bu kaypaklık sizin arzunuzu canlı tutar.

Gotik edebiyat bu konuda ustadır: Her zaman bir kapı aralıktır, bir şey loş ışıkta görülür ama tam açığa çıkmaz, bir ses duyulur ama nereden geldiği anlaşılmaz. Bu belirsizlik, bu eksiklik, bu direnç -işte arzunun kaynağıdır.

Okuma Etiği: Eksiklikle Dans Etmek

“Peki, ne yapmamız gerekiyor? Bu eksiklik sorununu nasıl çözeriz?”

Cevap: çözmeyiz.

Edebiyat Eksikliği Kapatmaz, Onunla Yaşamayı Öğretir

Lacancı etik der ki: Eksikliği reddetme, ondan kaçma. Eksikliğinle yaşamayı öğren.

Edebiyat bize eksikliğin kapatılamayacağını öğretir. Ama onu katlanılabilir, hatta verimli kılar. Gotik edebiyat bu konuda özellikle güçlüdür: Bize dehşeti, kayıpları, belirsizliği gösterir ama bunu estetize eder, oyunlaştırır.

“Pluvia” öyküsünde anlatıcı deliliğin eşiğindedir, kalbini kaybeder, toprağa karışır -ama bu deneyim estetik bir deneyim halindedir. Okur korkar, gerilir ama aynı zamanda büyülenir. Çünkü metin eksikliği taşınabilir kılar.

Metin ve Okur: Karşılıklı Dönüşüm

Son olarak şunu söylemeliyiz: bu ilişki tek yönlü değildir.

Okur metni değiştirir -her okuma yeni bir metin yaratır. Sizin 2025’te okuduğunuz “Pluvia” ile beş yıl sonra okuduğunuz “Pluvia” aynı metin değildir çünkü siz değişmişsinizdir, eksikliğiniz farklı bir forma bürünmüştür.

Metin okuru değiştirir -bilinçdışınızla yüzleştirir, eksikliğinizi görünür kılar, sizi başka türlü düşünmeye zorlar.

İki eksiklik dans eder, hiçbiri kapatılmaz ama ikisi de üretken hale gelir.

Sonuç: (Gotik) Edebiyatın Sonsuz Üretkenliği

Yazının başında sorduğumuz soruya dönelim: “Neden bazı kitaplara dönüp dururuz?”

Çünkü hem biz hem metinler eksiğiz.

Eğer tam olsaydık, eksikliğimiz kapanmış olsaydı, okumayı bırakırdık. Eğer metinler her şeyi söylemiş olsaydı, hiçbir belirsizlik bırakmamış olsalardı, bir kere okuyup geçerdik.

Ama öyle değil. Bu eksiklik bir kusur değil, bir zenginliktir.

Gotik edebiyat bunu en iyi bilen edebiyattır: Poe’nun karanlık koridorları, Lovecraft’ın kozmik uçurumları, Stoker’ın dişleri, Kösedağ’nın kayıpları…

Edebiyat bitmeyen bir konuşmadır: Okur-metin-okur… Her okuma bir yorumdur, her yorum yeni bir okumaya davet eder. Klasikler her dönemde yeniden okunur çünkü her okur kendi eksikliğini o metne yansıtır, metin de her seferinde başka bir eksikliğini açığa vurur.

Belki de en değerli metinler, bize asla teslim olmayan, bizi sürekli arzulatan, eksikliğimizi kapatmak yerine onunla yaşamayı öğreten metinlerdir. Poe’nun “Kara Kedi”sindeki duvarın arkasındaki ses gibi -duyarız ama asla tam olarak anlamayız. Lovecraft’ın “adı söylenemez” varlıkları gibi -biliyoruz ki oradalar ama asla tam göremeyiz. “Pluvia”nın toprağa karışan anlatıcısı gibi -ölüm mü, dönüşüm mü, birleşme mi? Asla tam bilemeyiz.

Ve işte bu bilmemenin içinde, bu eksikliğin ortasında -edebiyat yaşar, arzu devam eder, okumaya sürekli döneriz.

Yorum bırakın