
Hazırlayan: Abdullah Emre Aladağ
S1) Hocam, yakın zamanda yeni üçleme çalışması yürüttünüz Epona Yayınları’yla. “Basübadelmevt”, “Replikalar Çölü” ve “Lamia”’nın yazım serüveni nasıl başladı? Nasıl doğdu o ilham?
C1) Her zaman hayal gücü kuvvetli biriydim. Şu “gündüz gözü rüya görenler” denilen kavimden. Buna son 10 yıldır tükenmeyen yazma heyecanı da eklenince durmadan çalışılan fikirler, metinler, en azından taslak anlamında büyük bir birikim ortaya çıktı. Epona Yayınları ve sevgili Sedat Demir ile çalışma kararı aldığımızda elimdeki bu taslakları kendisine sundum. “Lamia” üçlemenin fikir olarak var olan tek parçasıydı. En çok içimize sinenler, bizi heyecanlandıranlar üzerine yoğunlaştık. Öyküler özelinde “Basübadelmevt” tamamen bu kelimenin sihrinden ve benim Lazarus sevgimden, “Replikalar Çölü” bir Katar seyahatimden ve arkeoloji vizyonumdan, “Lamia” ise hala oturduğum apartmanda, dairemizde gerçekten yaşanan bir su kaçağı sonucu laminantın yükselmesinden, çocuk yapmaya zorlanan genç çiftlerden ve apartmanlara özgü sırlardan esin aldı. Serinin kapak tasarımında Barış Şehri, redaksiyonda Merve Üney Demir, editöryal kısımda Uğur Uçkıran ve Sedat Demir ile çalıştık. Durmuyoruz, büyük ihtimalle Ocak 2026’de gerilim-korku türündeki romanım “Fırtına Çıkmazı” ile karşınızda olacağız. Bir farkla aynı kadro ile emek veriyoruz. Kapak tasarımı konusunda büyük bir sürprizimiz var. Onun gibi kıymetli bir sanatçı, dostla çalışmayı çok istiyordum. Sağ olsun büyük destek verdi. Ayrıyeten kısa süre içinde Ozancan Demirışık’ın önderliğinde Doğan Kitap’tan çıkacak “Son Gün” öykü derlemesinde “Momentum” adlı bir öyküm olacak. 2026’da ikinci bir roman daha geliyor. Bu sefer rota bilimkurgu. Muhtelif Yayınları’nda sevgili Burak Ayyıldız ile “Erendiz’in Hayaleti” isimli bir metin üzerinde çalışıyoruz.
S2) Arkhe üçlemesinde bizleri neler bekliyor? Okura vadettiğiniz serüvende ne gibi sürprizler bekliyor bizleri?
C2) Üçleme hakkında daha fazla detay vermem gerekirse “Basübadelmevt”de dini bir sembolün, en büyük ispatın yani Lazarus’un uyandırılışının bir lanete dönüşümünü, tarih içinde pek çok korku figürüne ilham olmasını, yılların onu onun yılları etkilemesini, arayışını, sonunda seçtiği meslekle varlığının örtüşmesini, tutkunu olduğu geni yani kadını ve bunun gibi nice göndermeyi aynı potada eritmeye çalıştım. “Replikalar Çölü” Katar’da karşılaştığım debdebe, güç oburluk, küçük bir ülkenin kendini donatma (o dönemde parası neyse vererek ülke Dünya Kupası’na ev sahipliği yapmaya hazırlanıyordu) çabasına dayandı. Ulusal Müzeleri devasaydı ama içi boştu misal. Kültürel olarak ülkenin kendini kanıtlama çabasına şahit olmuştum. “Lamia” ise yaşım kadar zamandır (52) içinde olduğum eve, Kayaman Apartmanı’na dair yaşanmışlıkları barındırıyor. 1964’te yapılan apartmana toplumsal, kişisel, ülke ile ilgili bir sürü önemli detay eşlik ediyor. Üçleme hakkında hemen şunu belirtmeliyim; yazdıklarımda her zaman her bir kitap farklı anlatıma, türe, karaktere, kurguya sahip. O farklılığın, rayışın peşine özellikle düşüyorum. Bazen okur -belki de okuma alışkanlıklarından, yazar seçimlerinden- tüm bu unsurları “beklendik” bir şekilde, tarzda istiyor. Ben öyle değilim; denemek, yeni karakterler, yeni bir dil, yeni bir anlatım tarzı arıyorum. Bunlar beni heyecanlandıran nüanslar. Sanırım bunu 2026’da gelecek olan iki yeni romanda da göreceksiniz.
S3) Bu kıymetli üçlemeyi kaleme almadan evvel de güzel bir öykü kitabı çalışmanız var İthaki Yayınları’ndan çıkan. Severek okumuştum Kibrit Ev’i. Öyküyle ilerleyen yazarlık kariyerinizde romana ve özellikle de üçleme gibi seri niteliği taşıyan bir yazım türüne geçişte sizin için kolay olan ve bir nebze de sizi zorlayan şeyler neler oldu?
C3) Öncelikle edebiyat dünyamız, üretenlerin, emektarların zorluklarından bahsetmek lazım bu noktada. 2026 benim açımdan “yazma çabam”ın onuncu yılı. Umarım artık bu konuda biraz ahkam kesmeme izin vardır. 2016’daki şartlarla şimdiki şartlar arasında Nietzsche’yi bile (iki yerine dört kanat verseniz bile) korkutabilecek karanlık bir uçurum var. Misal yeni çıkacak “Fırtına Çıkmazı” 2017’de yazmaya başladığım bir metindi. Birazdan bahsedeceğim olumsuzluklar çalışmama etki etti. Kağıdın ve mürekkebin bir döviz birimi sayılması gerekiyor artık. Bu tabi ki zaten sıkıntıları olan sektörü iyice etkiledi. Eskiden nefis bir fanzin kültürümüz vardı; yeni, genç çizerlerimizi ve öykücülerimizi oralarda gözlemleyebiliyorduk. Düşünün 2016’da çıkan Kibrit Ev 220 küsur sayfalık bir öykü kitabıydı. Şu an romanlarımız bile yüz sayfanın altına düşüyor, toplama kitaplar az yazarın kendini gösterebileceği yerler haline geliyor. Çevirmenlerimiz sıkıntıda, kapak tasarımı yapan insanlarımız AI ile ilgili sıkıntılar çekiyor. Maliyetler bir tarafa artık bazı yayınevleri künyeye isim yazmayı bırakıyor. Oysa iyi eser arayan herkes eskiden kapağa bakarken artık bir güven arayışı ile kapağın arkasına, emek verenlere dikkat ediyor. Asıl sorunuz işte tam da bu noktada şekillendi; Üç novellalık tek kitap düşünseydik bu yaklaşık 300 sayfa demek olacaktı ve fiyat afaki gözükecekti. Biz de tek novella tek kitap diyerek, kitapları zamana yayarak çıkarmayı düşündük. Önceden de bahsettiğim gibi 2026 Ocak’ta romanım “Fırtına Çıkmazı” yayınlanacak. 220 sayfaya yakın olacak. Sevgili Sedat ile büyük tavizler vererek bu basımı yapacağız. Bir yayınevi için gerçekten riskli yatırım ve yayıncı ile yazar beraber çabalıyoruz. Bazen kendimi yayıncı gibi hissediyorum. Bu açıdan edebiyat, yazma deliliğime ortak olan Epona’ya, emektarlarına çok teşekkür ediyorum. Son olarak “Kibrit Ev” kapsamında bir hayalimden bahsetmek istiyorum; eğer mümkün olursa (Sedat çok istekli) 2026 Eylül’de, yani tam on yıl sonra gözden geçirilmiş “Kibrit Ev”i tekrardan okura sunmak istiyoruz. İçinde sürprizler, birtakım ekler de olabilir. Gördüğünüz gibi öykü, novella ve şimdi de roman. Güzergahım beni buraya getirdi.
S4) Senelerdir korku ve fantastik edebiyat alanında kalem oynatan ve bu konuda artık usta diyebileceğimiz bir isimsiniz. Yazmaya hevesli, spekülatif kurguya gönül vermiş genç kalemlere ne önerirsiniz?
C4) Öncelikle “sanırım hiçbir zaman usta” olamayacağım. Olmak gibi bir istek de taşımıyorum. En usta olduğum şeyin “yeni yazarlar okumak, onlarla yürümek, yanlarında durmak” olmasını tercih ederim. Yazmak benim için asla bitmeyecek bir süreç. Hayata da böyle baktım hep. Misal metinler başkaları için güzel olabilir ama bir yazar için her zaman eksiklidir. Zaten bu münasebetle şimdi büyük dediğimiz yazarlar o zaman şu anın klasiklerini yakmak, yırtmak istemiştir. Kendi açımdan bakınca her zaman “daha iyi” mümkündür diyorum. Bu arada “beraber yürümek” fikri sadece yazarlar için değil çizer, editör, redaktör, yayıncı, çevirmen hatta okur için de geçerli. Aynı durum “yazarlık” unvanı adına da benzer. Genelde “yazma çabasında biri” olarak tanımlayabilirim kendimi. Her çalışmamı paylaşarak yürütmek, beraber üretmek üzerine kuruyorum; ortak bir proje haline sokuyorum. Bu yüzden her kitabımın teşekkür kısmı uzundur, zevk duyduğum bir şeydir. Zaten zorlu olan şartların üstesinden omuz omuza çalışarak gelebiliriz. Genç arkadaşlarımız, orta yaşlılar, yaş almışlar; fark etmez. Asla geç ya da erken değil, eğer yazıyorsanız birikiminize sahip çıkmalısınız, imkanlar dahilinde paylaşmalısınız. Artık çok iyi yazar olduğunu bildiğim dostlarım bile bir yayınevine kabulde sorun yaşıyorlar. Bir yayınevine dahil, aktif yazar değilseniz yazdığınız süre hariç kabul en az altı aydan başlıyor. Bazen kabul görmüş bir eserin okurla buluşması bir yılı buluyor. Eskiden editörler “potansiyel gördükleri yazarlar, metinler” konusunda daha fazla söz sahibiydi. Artık seçimler bir yayınevi politikası ile yürüyor. Bana sorarsanız editörlük yayıncılığın en özel, en gurme birimi ve onların da kanatlarının kırpıldığını görüyorum. Bu yüzden bırakınız genç bir yazarı edebiyatın içinde yer almak isteyen herkesi zorlu süreçler bekliyor. Sabırla yazmak, yazdıklarına küsmemek, onları hazinesi olarak düşünmek üretmek isteyen için en önemli kriter olmalı. Çok okumak, üstelik kendilerini yakın buldukları türde yerli yazarları muhakkak, klasikleri kesinlikle okumak gerekiyor. Farklılaşmak istiyorlarsa bu liste genişliyor, farklı türlere, akademik yazılara yollar düşüyor. Güzel bir yemek yapmak için damağınızı geliştirmek, yemekleri, çeşnileri öğrenmeniz gerekir. Tadımcı olmalısınız üstelik acı ve tatlıyı aynı memnuniyetle karşılayarak. Kıymetli hocam Celil Oker’in dediği gibi her gün yazmak ve yazarken muhakkak eğlenmek pek kıymetli. Bu bir iştah yaratıyor. Oturup memnun olduğum bir cümle, paragraf, bir sayfa yazmak kadar tatmin edici çok az şey var hayatımda. Son olarak derneğimizden, Fantazya ve Bilimkurgu Sanatları Derneği (FABİSAD)’nden bahsetmek isterim. Yazar adayları ya da yazanlar için ilgi duydukları türdeki oluşumları takip etmeleri, onlarla buluşmaları çok önemli. Baskı anlamında sıkıntı yaşansa da sanal dünyada ulaşılabilecek pek çok yer var. Dinlenebilecek podcastler var. FABİSAD çok uzun zamandır ilgilendiği türlerde büyük işler yapıyor, insanları (okur, çevirmen, yazar, çizer, yayın emekçisi vb.) bir araya getiriyor. Sanal iletişimin yanında her ay fiziksel toplantılarla tanışlık, ortak çalışma ihtimalleri sunuluyor. FABİSAD gibi örnekler arttırılabilir, adreslenebilir. Yalnızmışız gibi görünebilir ama çok kalabalığız.
S5) Yayın-basım sektöründe bir yazar olarak öngördüğünüz gelecek nedir? Sizce mevcut durum nedir? Bir yazarın kitabını bastırması eskiye nazaran daha mı kolay, yoksa daha mı zor?
C5) Bu sorunun bir kısmını aslında yukarda cevapladım. Sondan başlayayım; evet daha zor ve hayır kolay. Fakat burada önemli olan hak eden metinlerin hak ettikleri adresi bulamaması ya da yazarın hak ettiği mertebeye kavuşamaması, yazar olduğunu hissedememesi. Bir ara yayıncılıktan umudum (hem üretenler hem de okurlar adına) E-Kitap ve sesli kitap sektörünün gelişmesi ve genişlemesiydi. Mürekkep ve kağıt, döviz krizinde ne yazık ki o şansı kaçırdık. Hatta o dönem çok cüzi olan sanal kitaplarda fiyatlar uçtu. Olay tamamen “parasıyla kitap bastıran” daha doğrusu “bastırmak zorunda olan” yazara evrildi. Bazı kitap satış platformları bu yönde adımlar attılar. Özellikle E-Kitap, sesli kitap ya da bazı kendi basımlar neden önemli? Türkiye’mizde yazarın en çok açlık çektiği şey eseriyle okuru arasındaki bilişimsel bağı yakalayamaması. En azından benim açımdan nedir bu; ne kadar sattı, nerede sattı, onu okuyan topluluk hangi öğelerden oluşuyor ve hatta (E-Kitap ve sesli özelinde) kitabını hangi sayfada bıraktı sorusu ve net cevabı. Çoğumuz hala kitaplarımızın kaç adet sattığını bile bilmiyor, ikinci baskıya yaklaşıp yaklaşamadığımızı göremiyoruz. Kısacası yazar ile okur arasındaki gerçek etkileşimin ne olduğunu anlayamıyoruz. Her yayınevinin zaten zarara yakın matbaa giderleri arasında reklama bütçe ayırması çok zor. Bu da sektöre baktığımızda puslu bir hava, kendi konumumuz açısından belirsizlik yaratıyor. Son bir şey söylemem gerekirse fiyat ve eser dengesine baktığımda terazinin doğru tartmadığı ama buna rağmen Türkiye’de kitap sevgisinin iyi bir noktada olduğunu düşünüyorum. Olumsuz bir sürü işaretin yanında bu güçlü bir tutamak oluyor kendi adıma.
S6) Yazarlığınızın yanında koyu bir Fenerbahçe taraftarı olduğunuzu da biliyorum. Bu köklü ve büyük takımın renklerine gönül vermiş biri olarak bana tribün kültürünü ve o sevdanın canlı kanlı ispatı olan taraftarlığı nasıl tarif edersiniz? Fenerbahçe tribünlerinde, taraftarında seneler içinde sizce neler değişti?
C6) Her zaman ve her şey için söylediğim bir cümlem vardır; “Asla kaybetmezsin, sen vazgeçmediğin sürece asla kaybetmezsin.” İnsan, vatandaş, arkeolog, felsefeci, engelli ve bunun gibi nicesi için düsturum budur. Kabul etmeliyim ne yazık ki engelli olana kadar bu konuda hiç de iyi değildim. Bazı engeller engellerin koşmaya devam etmek için heyecan verici hedefler olabileceğini gösteriyor. Hele Fenerbahçe Kulübü gibi sevdiğim bir konuda artık tersini düşünemiyorum. Arkeoloji okudum, yüksek lisans yaptım ve bu benim bir tarihçi olduğumu imliyor. Farklı düşünemem. Bu profesyonelliğimi tabi ki sevdiğim camia için de kullandım, kültürel, tarihi ilkelerinde derinleştim. Kendimi ne bir taraftar ne bir takipçi ve asla seyirci olarak konumlandıramam. Daha çok bir Fenerbahçe idealisti, tarihçisi, kuramcısı, aktivisti olarak görmeyi seviyorum. Skorlar sevdamı şekillendirmiyor anca hevesimi besliyor. Tutkum taze ve devamlı ayakta. Hayatımda olduğuna en çok sevindiğim, bir başka hayat olacaksa aynen arkeoloji gibi yine karşılaşıp onunla hasbıhal etmek istediğim şeylerden biri Fenerbahçe. Zamanın ruhu ne yazık ki her şey gibi Fenerbahçe’nin, taraftarının da üzerinde etkin. 40 yıldır bilfiil Fenerbahçeli 35 yıldır Fenerbahçe tribüncüsüyüm. Artık (bir anlamda da doğal olarak) eski tutku ve tutkunun fiillerini görmek çok zor. Bundan 20 sene evvel “Hep Destek tam Destek” bambaşka bir anlam ve eylem içeriyordu. Şu an o eski ispat günlerine inanamıyorum. Dostlarımın, benim naçizane emek verdiğimiz şeylere, güzelliklerine bakıp iç geçiriyorum. Bugün bazı kesimler adına her şey mübah kazanmak için. Spor kültürü ve tarihi üzerine bunca kitap okudum, eskileri dinledim, şahitliklerim var ve net söyleyebilirim çok uzağız armaların gerçek ilkelerinden. Ve o ilkelere sahip çıkmaya uğraşan, sıkı sıkı tutunanlar neler yaşadı neler. Umut? Sadece kendim, aşık olduğum renkler için değil herkes, bugün en güçlü görünen için bile “umut” diliyorum. Çünkü başka unsurlar tarafından çoktan saptırıldı, doğru yolda, doğru hedef uğrunda yürüyemiyoruz. Son olarak eklemem lazım; “kendi kaosunu doğru enerjiye çevirmiş bir Fenerbahçe’nin önünde hiçbir şey duramaz.” Daha fazla içimize dönmeli, beraber konuşmalı ve ne kadar zor olsa da eskinin doğrularını geliştirerek bugüne taşımalıyız. Fenerbahçe başkalarının başarı kriterleri ile temsil edilemez, hedefi bu değildir. Keşke tüm Fenerbahçeliler Fenerbahçe’nin tarihine ışık tutan tüm o kitapları okuyabilseler.
S7) Fenerbahçe’nin amatör dallardaki başarıları bir taraftar olarak sizi gururlandırıyordur. Ancak senelerdir futbol şubede teşhisi yapılamamış bir sorunlar silsilesi mevcut. Takıma, camiaya yakın bir isim ve takıma gönülden bağlı bir Fenerbahçeli olarak bu konuda neler söylemek istersiniz?
C7) Fenerbahçe Dünya’nın Olimpiyatlara en fazla sporcu veren, amatör branşlara haddini aşıp inanılmaz yatırımlar yapan çok büyük bir spor kulübü. Seviniyorum ama o altyapı örnekliğinin futbola yansıtılamamasına üzülüyorum. Futbolu geçtim bir kongre üyesi olarak en fazla müteessir olduğum konu 2018’den beri kulübün kongrelerinde bir “tepki oyu” geleneğinin oluşmaya başlaması hem üyelerin hem de Fenerbahçe yönetimine aday olan kişilerin bunu, bir anlamda kaosu, taraf tutmayı, seçimleri Fenerbahçe idealleri ve gelecek vizyonu yerine bir kavga ortamı haline getirmeleri. Biz bize sahip çıkmıyorsak başkasının bize saldığı kötülüklerle mücadele etmek ne kadar amacına ulaşabilir? Sosyal medya hatta WhatsApp grupları bu anlamda korkunç bir durumda. Fenerbahçe, özellikle taraftarı Özel Yetkili Mahkeme süreci, menfur saldırılar, 3 Temmuz darbesi ve Fenerbahçe’nin direnişi ardından saldırıya çok açık konumda. “Hak, hukuk, adalet” arayışındaki bir ülkede, Atatürk’ün “Ben sporcunun zeki, çevik ve aynı zamanda ahlaklısını severim,” dediği yerde spor medyası, spor yöneticileri, sporcuların hali perişan. Ülkenin içindeki lig ve unsurları ile Avrupa ve Dünya’daki seviye uçurum. Haftada ülke ve dünyadan yedi, sekiz futbol müsabakası izliyorum. Kural uygulayıcılığı, hakkaniyet, standartsızlık konusunda felaket durumdayız. Standartların sporun ruhuna, ihtiyaca göre değil çıkara ve kişilere göre belirlendiği bir yerde yaşanan sevinç sahtedir, bir kişi sevinirken diğer 17 kişi sıkıntı yaşıyorsa, terazi eğikse samimiyet, karakter sorgulanmalıdır. Tüm bu toksik duyguların gerçek sayıldığı, normal sayıldığı yerde başarı güç değil komik bir kukladır. “Kuklaları görüyorum peki kuklacı nerede?” diye sormak lazım.
S8) Fenerbahçe’den bahsetmişken Fenerbahçe üzerine kaleme aldığınız kitapları da anmamak olmaz, her biri değerli eserler. Futbol ile edebiyatın güzel bir birleşimi. “Lefter Küçükandonyanis: Efsaneler Ölmez” ve “Koray Şener: Tribünde Var Bir İyi Adam”’dan bahsediyorum. Bu değerli çalışmaların da devamı gelecek mi? Fenerbahçe için yazmak nasıl bir duygu?
C8) Şu an için ufukta öyle bir proje gözükmüyor. Lefter kitabı kısa, tribün dili ile yazmaya çalıştığım bir biyografiydi. “Gerekli Kitaplar” serisi içinde yine sevgili Sedat Demir ile çalışmıştık. Bu aşamada bir kez daha Lefter’imizin sevgili torunları Özlem (Katmer) Hanımefendi’ye çok teşekkür ediyorum. O dönemde Fenerbahçe’nin ayaklı kütüphaneleri Alp Bacıoğlu, Bozkurt Yılmaz, Ali Kaptan, Behçet Üstün gibi isimler bana büyük destek verdiler. Koray Şener ise ne yazık ki vefatı ile tanıdığım bir kardeş oldu bana. Deplasman tribününde aramızdan ayrılan Koray bence olağanüstü bir delikanlı, hala yaşıyor. Mükemmel bir ailesi var ve annesi annem, babası babam, kardeşleri kardeşim sayılır. İleriye dönük büyük bir lideri kaybetmişiz. Diğer soruya cevap vermek istersem Fenerbahçe her zaman hayatımın bir parçası. Özellikle tribünden çok kıymetli dostlarımla beraber organize ettiğimiz, Alex De Souza’nın ayak kalıplarından silikon protez yaptırdığımız dönemi, heyecanı, Fenerbahçe’ye olan kıymetli duygularımızı yazmayı çok isterim. Bu konuda evvel zaman içinde bir film projemiz de vardı. Alex Organizasyonu sadece Fenerbahçe için değil tüm Türkiye, tüm taraftarlar, arma sevdalıları ve hatta engelliliğe bakış açısından büyük örneklik taşıyabilir. İnşallah bir gün gerçeğe dönüşür.
Bizi kırmayıp röportaj yapmayı kabul ettiğiniz için teşekkür ederiz.





Yorum bırakın