
Aycan Çakmak
İçime yayılan bir sis gibi. Gözümü karartan, midemi bulandıran, silinmeyen bir is gibi. Bazen bir şüphe, bazen bir aymazlık. Başımdan aşağı dökülen kaynar su, gözümden akan yaş, dalan nefesim ve titreyen bacaklarım. Korku… Doymak bilmeyen bir kara delik gibi. Bitmek bilmeyen dertler, susmak bilmeyen sesler gibi. Yanağımdan süzülen damla, avucumda izi kalan tırnak, umutsuz bir hasta gibi. Kendime bakıyorum; elime, yüzüme, gözüme, göz bebeğime. Gerçekliği anlamaya çalışıyorum ve sonra ölüm çıkıp geliyor bir yerlerden; camdan düşen bir kız, denizde boğulan bir çocuk, kıyıya vuran bir ceset gibi.
Aynada gözümü biraz daha indiriyorum bedenime. Gördüğüm cesetler; uzuvsuz, siyah-mor, çürümeye yüz tutmuş, yıkanamamış cesetler. Kolsuz bir bebeğin kulağındaki küpe, gözündeki molozlar ve nefesindeki sessizlik… Midem çalkalanıyor, parmağımı oynatacak mecalim bile kalmıyor. Ağlamaya başlıyorum. Sicim gibi akarken gözyaşlarım sessizce, silmeye tenezzül etmiyorum. Canlı hissediyorum. Ellerimin karıncalanması, saçımın dolaşması, ruhumun yakarışı… Hepsini bir araya topluyorum.
Yolda yürürken gördüğüm çocuk — boynu kırık çocuk — ayakkabımın altından akan kan, kulağımdan gitmeyen uğultular… Tüm yazdıklarım, bütün hissettiklerim ve hiçbiri bana ait olmayan karmaşalar. Kalemimden düşen uç, tutulmayan sözler ve unutulmuş yerler… Hepsini hatırlıyorum.





Yorum bırakın