Gençler, gideceğiniz bir yer var mı; yoksa sadece gidiyor musunuz?
Yolda – Jack Kerouac

KIZIL YILDIZLAR

,

Okuma Süresi

5–7 dakika

Caner Kösedağ

Bulunduğum ruh sağlığı hastanesindeki hemşireden biraz daha Lorazepam istiyordum. Bir enjeksiyon daha beni çektiğim acılardan kısıtlı bir süre de olsa kurtarırdı. Aldığım Venlafaksin, Risperidon, Mirtazapin ve saymak istemediğim geçmişte kullandığım tonla ilaç acımı dindirmiyordu. Bu kadar kimyasalı alıyordum -maksimum stabilize ediyordu arada. Ama derinlerde acım vaki idi. Ağlama krizleri, intihar dürtüsü ve yalnızlığın getirdiği acı… Tükenmişliğim o kadar ağırdı ki artık çekmek istemiyordum, sadece bir enjeksiyon ve… Ve biraz uyku…

Bir, iki, üç… En son altıncı kez istediğimde hemşire pes etti ve iğneyi yaptı. Yarım saate kalmadan etken madde ilacın sedasyon etkisi başladı. Akabinde derin bir uykuya daldım -ya da dalmalıydım. Bir sorun vardı. Aah! Evet! Uyumuştum. Uykumda bir sorun vardı, bu sorun uyku anında vuku bulmuştu. Rüya görüyordum. Size normal gelebilir. Nihayetinde yaşadıklarım, acılarım, aldığım psikoaktif ilaçlar vs. Klasik Freudyen bir bakışla bilinçdışı rüyalarından biri sadece diyebilirsiniz. Fakat bu farklıydı.

Rüyamda bir tepenin üstündeydim. Göğe bakıyordum. Vücudum huzurla doluydu. Tekinsiz bir şekilde… Demek istediğim… Bu kadar huzurlu olmamalıydım. Yani bu bana yabancıydı. O kadar uzun süredir gerçeği yaşıyordum ki, huzur bana… Onun gibi geliyordu. Tanıştığım, yakınlaştığım ve… Uzaklaştığım… Sonsuza kadar… Ölüme kadar…

Bu tüm hücrelerime, zihnimin her köşesine nüksetmiş huzur bana tekinsiz geliyordu -zihnimin en derinlerde. Sanki bu huzur benim değilmiş ya da olmamalıymış gibi geliyordu. Sanki bu huzuru elde etmişim ama karşılığında bir bedel ödemişim gibi. Bundan ötürü huzursuzdum da. Neyin huzuruydu bu, neyin huzursuzluğuydu bu?

Zaman derin geceydi. Hava temizdi, o kadar berraktı ki gecenin karanlığı kalbime yansıyordu. Hoş bir karanlıktı bu hissettiğim. Sanki tüm günahları işleyebilecek cesareti almıştım -geceden.

Geceyi, gök karanlığı seyrediyordum. Kalbimde cesaret, ciğerlerimde huzur, zihnimin derinlerinde çekirdek bir tekinsizlik… Hepsini hissediyordum. Tüm bu hislerle gece sahnesini seyrediyordum. Evet, sahne! Sanki başrol oyuncu misali birini bekliyordum ya da beklemek istiyordum.

Fark ettiyseniz size tüm canlılığıyla rüyamı aktarabiliyorum, sanki siz de benimle birlikte aynı rüyayı görüyormuş gibi, burada benimle birlikte seyirciymişsiniz gibi anlatabiliyorum. İşte garip olan bu! Bir rüyayı bu kadar hatırlayabilmem, tüm canlılığıyla aktarabilmem normal mi? Hele de öyle ilaçlardan sonra… Beynimi uyuşturan…

Olan bu da değil yalnızca, bedenim de zihnim gibi aktif ayrıca. Gerçekte her nefes alışverişimi hissediyordum, ve her nefesimde rüzgar yüzümü, boynumu okşuyordu. Her nabızda beynimin içinde sanki zaman azalıyormuşçasına tik tak misali işlev gören bir his vardı. Zaman azalıyor ve başrol oyuncusu geliyordu bu gece sahnesine. Bunu uydurmuyorum hayır ya da evet, belki de. Ama kendimden değil. Sadece bana verileni, hissettiklerimi, gördüklerimi aktarıyorum. Başka hiçbir şey değil. Bedenimle, zihnimin bu denli açık, aktif oluşunun garipliği beni garip meşum bir hale itiyordu.

Gökyüzüne baktığımda -rüyamdaki her zamanki halim- yıldızlar ve Ay’ı görüyordum. Normal şekilde… Rüyamda, bilincimin bu denli aktif oluşu, bedenim ile birlikte, rüyamdaki yalnızlığımı dehşetengiz bir deneyime sürüklüyordu, gerçek dünyadaki yalnızlığıma karşın rüyamda daha da yalnızdım. Ama hiç yoktan gerçek dünyada diğer hastalarla -şarkı söyleyen, kendi kendine konuşan, rahatsız edici şekilde uykuya izin vermeyen şizofrenler de olsa- birlikte bilindik iki ayaklılar ile birlikteydim. Rüyamda izlediğim ya da onların beni izlediği yıldızlar ve Ay’dan başka bir şey yoktu. Evren benimleydi gerçi ama kalsın. Zihnime hükmeden, kalp ve ciğerlerime işleyen hayali, imgesel bir evren istemiyordum. Ne var ki bunda diyebilirsiniz? Altı üstü rüya, belki lüsid rüya diyebilirsiniz. Fakat için içine bedenimin uyanıklığı ve zihnimin benle bir oyun, tiyatro oyunu içinde oluşu bana pek tekinsiz bir alemdeyim hissi veriyordu. Ve ben bunu istemiyordum. Buna bir de rüyanın sizlere olan canlı aktarımını da eklersek altı üstü rüya demek benim için pek güç gelmektedir.

Birden zihnime sesler gelmeye başladı. Bağrış, çağrışlar alelade bir şekilde geliyordu. Gökyüzü daralmaya başladı, üstüme üstüme geliyordu. Yıldızlar düşmeye başladı. Neler oluyordu? Her şey çok hızlı şekilde gerçekleşiyordu. Evren… Rüyam… Yıkılıyordu… Huzur yerini bilindik acıya, gerçekliğe bırakmıştı. Uyanmıştım…

Kahvaltı vaktiydi. Hastalar heyecanlı şekilde sıraya girip kahvaltılıklarını alacaktı. Akabinde öğle yemeği vakti geldi. Sonrasında diğer hastalarla dışarı çıktık. Hastanenin bahçesinde sohbet, müzik, dans, top eşliğinde günlük hava alımı yapıyorduk. Ben kendi halimde kenarda dursam da diğer hastalardan birkaçı sürekli gelip gelip rahatsız ediyorlardı. İyi niyetlerinin göstergesi olarak sohbet etmeye çalışsalar da ben pek o tarafta değildim. Güneş’in tenimde gezinmesini seviyordum. Yıkılan yıldız ve Ay’dan sonra Güneş iyi gelir diye düşünüyordum. Güneş tenimde gezinirken benim aklım hala ondaydı. Onu seviyordum. Hastalığımın getirisi olumsuz, pek kötü olaylar sebebiyle buraya düşmüştüm. Ondan ayrılmıştık, ayrılmak zorunda kalmıştık. Bunun acısını kalbimde derin, sonsuz bir boşluk açmıştı. Uzaydan daha derin bir boşluk. Venüs’süz, Mars’sız, yıldızsız, Ay’sız… Güneş’siz… En azından uzayın bunları vardı.

Dışarda Güneş’e bakınca dehşete düştüm birden. Aklım yerinden çıkacaktı, zihnimin kaydığını fiziksel olarak hissetmiştim. Çığlıklar atmaya başladım. Titrek titrek konuşuyor, genelde konuşmuyor, bağırıyor, çağırıyordum. Korkudan deliye dönmüştüm. Hastalığımın tipik belirtilerinden biri değildi bu. Halüsinasyon görebilirdim ama bu bu kadar büyük, ciddi düzeyde değildi hiçbir zaman. Hemşireler de şaşırmıştı. Bağırıyor, haykırıyordum, “Güneş! Güneş! Kahverengi, Güneş sarı değil, Güneş kahverengi! Patlayacak! Kırmızıya dönecek ve tamamen patlayacak!”.

Hemşireler beni sıkıca tutmaya çalıştı. Güvenlik görevlisi geldi ve beni sıkıca tutarak zapt etti. Enjeksiyon hazırlanıp vuruldu. Bu sefer farklıydı. Yarım saati bırak, saniyesinde bayılmıştım. Fakat zihnim uyumadı. Önceki gece gibi pek âlâ şekilde aktifti. Rüyadaydım yine… Aynı mekan, atmosfer… Tekrar aynı rüyanın içinde olmaktan dehşete düşmüştüm. Dışarıda bedenim hareketsiz iken burada zihnim delirircesine oynaktı.

Kalbim de bu sefer daha hızlıydı. Zamanın akışı hızlanmıştı. Uzayda zaman göreceli midir demişti Einstein. Bizzat deneyimliyordum. Zamanın akış hızı artarak ivme kazanmıştı. Normalde gerçek zamanda bir saniyede üç saniye geçiyorsa şimdi artarak saniyede dört, beş, altı, yedi diye gidiyordu. Hem akıyor hem de artış ivmesi kazanmıştı. Bu anda kalbim de bu zamanın tik tak göstergesiydi. Göğsümden fırlayacak gibi atıyordu. Kalp damarlarından kopacak gibiydi.

Kendimi değersiz, önemsiz, acınası hissediyordum. Köşeye sıkışmış küçük bir kedi gibiydim. Önceki rüyamdaki huzur gitmiş -tekinsizlik de olan- salt acı vardı artık. Gerçek, rüyama sızmıştı ve ben engellemiyordum. Elimden bir şey gelmez biçare kalmış şekilde gökyüzüne bakıyordum.

Yıldızların hepsi kayıyordu, sabit değildi. Gökte bir telaşe vardı. Sanki sahneyi dekore edip başrol için hazırlık yapıyorlardı. Evet! Bunu bana rüyam söylüyordu. Sanki olacak olan şeylere hakimmiş, biliyormuş ve bu bilginin sahipliğinden dolayı hissettiğim dehşetten kalbim deliye dönmüştü.

Tepenin üstünde yalnızdım. İçgüdüsel olarak bu sefer arkama baktım, kaçacak -evet kaçacak, nedenini bilmediğim bir şekilde böyle bir dürtü var- gidecek bir yer var mı diye kontrol etmek istedim. Az ötede sınırı belli olan ve ötesi görülmeyen ışığın yutulduğu kara, kapkara bir yol vardı. Oraya dönünce korkunç fısıltılar gelmeye başladı. Önceki rüyamdaki cesaretin kaynağı olarak hissettiğim karanlığın fısıltıları…

Zihnimin dört bir yanı işgal edilmiş halde iken gözüme keskin bir ışık ilişti. Baktığımda Güneş’in doğduğunu gördüm. Kıpkırmızı kızıl bir Güneş idi bu. Güneş yükseliyordu gitgide. Ve ışığı yıldızları boyuyordu. Gök karanlıktaki yıldızlar kızıl-kahverengi karışık bir renge evrimleşiyordu. Yıldızların kayması yavaşlamış ve durağanlamıştı.

Kara gök sahnedeki yıldızlar başroldü. Yıldızlar durduğunda onu görüyordum. Ama çok farklıydı. Tam olarak o değildi. Bu gördüğüm tüketen, tiksinti duyuran, ürperti veren ürkünç bir varlık suretindeydi. Giderek yaklaşıyordu. O yaklaşıyordu. Gökten bana doğru yaklaşıyordu. Zihnimde bir ses, “Zaman burada yok. Burada ancak ölüm, sonsuzluk vardır.”. Benimle konuşuyordu ve giderek yaklaşıyordu. Sayamadığım yüzlerce yıldız… Arkama tekrar baktım ve yine o karanlık çağıran yol.

Gölgelerle dolu o karanlığa koşmak geliyordu içimden -yaşama içgüdüsü gereği. Ama ben, ilginçtir, beni tüketmeye gelen bu yıldızlar bütününü beklemeye başladım. Kaçmadım… O karanlıkta başka evrenler, yıldızlar olabilirdi. En azından bu yıldızları, kızıl Güneş’in yansıması olan bu yıldızları tanıyordum. Sevgilim…

Şuna bir yanıt: “KIZIL YILDIZLAR”

  1. Eline sağlık Caner. Lorezepam etkisi yarattı. 🙂

    Beğen

Yorum bırakın