
İbrahim Daştan
Dün yaşanan gelişmelerden sonra bugün hareketli geçeceğe benziyor. WhatsApp grubumuza gelen mesajda, okulda toplanıp gösteri yaptıktan sonra hep beraber Ankara’ya gideceğimiz yazıyor. Başkanımız gözaltına alınmış. Buna sessiz kalamayız.
Karşıt grupla birbirimizi taşlıyoruz. Bu arada okulun camları da kırılıyor. Polisler birkaç kişiyi gözaltına alıyor. Olaylar bir süre sonra yatışıyor. Sınıflara giriyoruz ama az önce kırılan camlardan üfleyen soğuk hava, alay edercesine ıslık çalarak karşılıyor bizi. Ders arası veriliyor. Tuvaletten çıkıp sınıftaki sırama oturuyorum. Lâkabı Deli Mevlüt olan hocamız bağırmaya başlıyor:
Az önce o tuvaleti pis bırakıp çıkan eşoğlueşek çıksın, eğer ben çıkarırsam fena yaparım, ulan adamlar savaşta iki yüz kilometreden hedefi vuruyor, siz yirmi santimden deliği nasıl tutturamıyorsunuz?
Kimseden çıt çıkmıyor. Sonra hızla benim oturduğum sıraya kadar gelip birden kulağıma yapışıyor. “Hocam ben değilim” demeye fırsat kalmadan tokatlar suratıma iniyor. Anlaşılan, beni tıfıl bulduğu için diğerlerine gözdağı vermek istiyor. “Bir de inkâr ediyorsun” diyerek daha çok vurmaya başlayınca çaresiz susuyorum.
Abim arıyor.
Bak Barış sakın okulda olaylara filan karışmayasın annemi babamı da üzme kaç senedir bitiremedin şu okulu zaten ben de izin alıp İstanbul’a gelmek istiyorum…
Bağırarak karşılık veriyorum:
Ben ne yaptığımı biliyorum artık çocuk değilim. Bana karışmayın! Bıktım artık, her şeyime karışıyorsunuz!
Beni dinle, bağırmadan konuş.
Hayır dinlemek istemiyorum.
Her zaman böylesin. Aksilik yapıyorsun, söz dinlemiyorsun.
Okulda başarılı olduğunuz için sizi seviyorlardı ama beni -hele babam- zavallı kulaklarımı sündüre sündüre…
Artık bunlar geçmişte…
Ne geçmişi? Hayat sana güzel! Şeyin şeyine denk, g**ün çalıyor trampet.
Terbiyesiz…
Ablamla beraber siz yatılı okuduğunuz için tabi bir şeyden haberiniz yok! Eve sarhoş geldiği zamanlar “Bu çocuk benden değil.” dediğini, annemin hamileyken aslında beni aldırmak istediğini öğrendiğimi… Bunların hiçbirini yaşamadın sen.
Babam neyse de bence annemi suçlama. Fakirlikten dolayı aldırmak istemiş…
Daha fazla konuşmak istemiyorum kapatıyorum.
Bizimkilere, bu gece arkadaşımda kalacağımı söyleyerek evden çıkıyorum.
Otobüsün radyosunda geçenlerde ölmüş meşhur bir şarkıcının, “Her zamanki köşenizde, her zamanki barınızın, önünüzde viski ve havuç…” diye başlayan şarkısı çalıyor. Daha önce duyduğumu şimdi hatırlayamadığım, melodisi de çok hoşuma giden bu şarkının tamamını dinleyemeden yanımda oturan arkadaşım birdenbire şoföre, “Kapat şu döneğin şarkısını! Şimdi sana vereceğim flaş bellekte bizim şarkılarımız ve marşlarımız var. Onları çal.” Diye bağırıyor. Şoför denileni yapıyor. Biz de bir süre hep bir ağızdan eşlik ediyoruz.
Otobüslerden iniyoruz. “Saraylar sizin sokaklar bizim”, “Başkanımıza özgürlük”, “Adalet istiyoruz”, “Ya hep beraber ya hiçbirimiz” yazan pankartları ve dövizlerimizi açıyoruz. Slogan atarak yürüyüşe geçiyoruz. Meydandaki grubun sayısı gittikçe artıyor. Polislerse meydandaki sokağın başındalar. Çok sayıda polis var. Dağılmamız için anons yapıyorlar. İzinsiz gösteriymiş yaptığımız. Sanki izin istesek verecekler! Bu polisleri de oldum olası hiç sevemedim zaten. Bu sabah okulda sırtıma yediğim copun yeri hâlâ sızlıyor.
Yüzlerimizi maskeyle gizliyoruz. Dağılmadığımızı gören polisler biber gazı ve göz yaşartıcı bomba atıyorlar. Sökebildiğimiz kaldırım taşları, sokak tabelaları ve pankartlarımızın sopalarıyla polislere karşılık veriyoruz. Bir ara arkama dönüp bizim burada toplanmamız için televizyonda çağrı yapan liderimizi arıyor gözlerim ama göremiyorum.
Niye bilmiyorum, şimdi tam gösterinin ortasında, geçen akşam zapping yaparken izlediğim bir belgesel geliyor aklıma. Afrika’da yaşayan halk susuz kaldıklarında, maymun avcıları ağaçların dar kovuklarına muz koyuyorlar. Bunu gören maymunlar, kovuklara soktukları ellerini muzla birlikte çıkaramadıkları için avcılar tarafından ağ atılarak yakalanıyorlar. İki gün aç bırakılan maymunlara sadece tuz veriyorlar. Tuzu yiyen maymunlarsa susadıkları için deli gibi su arıyorlar ve sonunda buluyorlar…
Birden üç polisin arasında kalıyorum. Kaçmak isterken kafama inen darbelerle yere düşüyorum.
***
Olaylar yüzünden izinlerimiz iptal edildi. İstanbul’a gidemiyorum. Bayrama bir hafta var. Hay ben böyle işin içine!.. Yeni görev yerim Ankara. Gizli kalması gerektiğinden ailem asıl işimi bilmiyor. Bir reklam şirketinde çalıştığımı sanıyorlar. Olayları kenardan gazeteci kılığında izliyorum. Bizimkilerin attığı gazdan etkilenmemek için hemen gaz maskemi takıyorum. İşçi sendikalarıyla birlikte marjinal gruplar da var. Kalabalık git gide artıyor. Son kalan birkaç esnaf da dükkânlarının zarar görmesinden korktukları için kepenklerini indiriyorlar. Çok geçmeden kaldırım taşları havada uçuşmaya başlıyor. O kalabalıkta yüzleri maskeli grubun içinden polislere saldıranları dronla tespit etmeye çalışırken ekrana bir anda saçları ve gözleriyle aynı ona benzeyen biri yansıyor. O olamaz diye düşünürken, bir taş gözümün önünde beliriveriyor.
***
Gözümü hastanede açıyorum.
Aslında dayağa bağışıklı sayılırım ama yine de her tarafım ağrıyor. Kollarımı zorla da olsa kaldırarak ellerimle yokluyorum. Başımda sargı ve burnumda tampon var. Gazdan dolayı hâlâ zor nefes alabiliyorum ve gırtlağım acıyor.
Hemşire geliyor, gerekli ilaçları veriyor. Ardından polisler gelip ifademi alıp gidiyor. Yan tarafımda çalışan cihazların sesinden odada yalnız olmadığımı düşünerek “Kimsiniz?” diye sesleniyorum.
Cevap yok, uyuyor sanırım. Merak edip, aramızdaki perdeyi sıyırıyorum. Gözlerime inanamıyorum.
“Abi sen…”





Yorum bırakın